Yazar: Konstantinos Bogdanos
Çeviri: M. Hulusi Cengiz
Çok uzak bir ortak mı?
Avrupa'nın güvenlik mekanizması en iyi durumda değil. Ukrayna'daki savaş sürerken ve Doğu Akdeniz gerginlikle çalkalanırken, AB'nin askeri dolabı utanç verici derecede çıplak görünüyor.
Tartışma keskin, çünkü düşünce baştan çıkarıcı. Karşımızda güçlü bir orduya, Avrupa ile Asya arasında stratejik bir konuma ve bölgesel istikrara ilgi duyan bir NATO müttefiki var. Ankara Avrupa'nın güvenlik bulmacasındaki kayıp parça olabilir mi, yoksa bloğun kendi ayakları üzerinde durma ihtiyacından uzaklaştıran bir serap mı? Cevap basit olmayabilir ama açık. Türkiye'nin sicili bunu en iyi ihtimalle sallantılı bir bahis haline getiriyor.
Avrupa'nın güney kanadında iltihaplı bir yara olan Kıbrıs ile başlayalım.
Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye, AB üyesi bir ülkenin topraklarının yüzde 37'sini işgal altında tutuyor ki bu da “ortaklıktan” söz edenleri tedirgin edecek bir gerçek. Ancak Kıbrıs meselesi tozlu bir tarihi dipnot değil. Ankara'nın çıkarları söz konusu olduğunda uluslararası hukuka meydan okumaya ne kadar istekli olduğunu her gün hatırlatan canlı bir tel.
AB, aldığı tüm kararlara rağmen, Türkiye'nin kuzeyi askerileştirmesi, yerleşimcilerle kolonileştirmesi ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını görmezden gelmesi karşısında çok az şey yapmıştır. Bu ülkenin Avrupa'nın güvenlik makinesinde güvenilir bir dişli olabileceğini hayal etmek, hüsnükuruntu ile stratejiyi birbirine karıştırmaktır. Gerçek bir ortak kendi sınırlarınızı ihlal eder mi?
Bir de Türkiye'nin parmak izlerinin kaosun her yerinde olduğu Suriye var. Ankara'nın müdahalesi Esad'ı devirmeye yönelik asil bir retorikle başladı ancak kısa sürede vekalet savaşları ve sınır oyunlarından oluşan karanlık bir oyuna dönüştü. Bugün Türkiye Şam'daki cihatçı eğilimli yeni hükümeti destekliyor.
Bu, AB değerlerine uyum sağlamaya çalışan bir devletin davranışı değildir. Bu, sonuçları ne olursa olsun, kaslarını esneten bölgesel bir gücün oyun kitabıdır. İnsan hakları ve laik yönetişimle övünen AB, savunma hedeflerini aşırıcılıkla bu kadar barışık bir oyuncuya bağlamayı göze alamaz.
Doğu Akdeniz ihtiyatlı olmak için bir başka neden daha sunuyor. Türkiye'nin Yunanistan ve Kıbrıs ile deniz hakları konusundaki anlaşmazlıkları, AB'nin egemenlik ve kaynak iddialarına karşı hesaplanmış bir meydan okumadır. Ankara'nın ihtilaflı sularda yaptığı araştırmalardan hava sahası ihlallerine ve maksimalist açıklamalara kadar uzanan gambot diplomasisi, diyalogdan ziyade hâkimiyetle ilgilenen bir ülkeyi ortaya koyuyor.
Bu, yeniden silahlanma anlaşmasına davet edilecek bir aktör mü?
Göçmen karmaşasını da unutmayalım. Türkiye uzun zamandır Avrupa'nın sınırlarında bekçi rolü oynuyor ve milyonlarca göçmeni pazarlık kozu olarak elinde tutuyor. 2016 AB-Türkiye anlaşması bu durumu düzeltmeyi amaçlıyordu ancak Ankara'nın seçici uygulaması -kullanım için kapıları açması- Avrupa'nın yasadışı göç sorununu körükledi. Bir güvenlik ortağı sizin zayıflıklarınızı bir silah olarak kullanmamalı ama işte buradayız.
Peki ya Ukrayna?
Türkiye'nin tutumu kararsızlık konusunda bir ustalık sınıfı. Kiev'e insansız hava aracı satarken, Ankara AB'nin Rusya'ya yönelik yaptırımlarına katılmayı reddediyor. Bu ilkeli bir tarafsızlık değil, fırsatçılıktır. Bunu AB'nin Rus saldırganlığına karşı kararlı duruşuyla karşılaştırdığınızda, kapatılması çok zor bir boşluk görüyorsunuz. Bir güvenlik ortağı düşmanlarınızı paylaşmalıdır, onlarla flört etmemelidir.
Türkiye'nin demokrasi cephesini sarsan son baskıları da göz önünde bulundurun. Türk polisi, Erdoğan'ın en dişli rakibi olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nu yolsuzluk ve terörle bağlantılı olduğu iddiasıyla tutuklayarak cumhurbaşkanlığı yarışından fiilen men etti. Türkiye'de hukukun üstünlüğü içi boş bir kabuk, AB'nin kriz zamanlarında sırtını dayayabileceği istikrarlı bir müttefikin işareti değil.
Bunların hiçbiri Türkiye'nin güçlü yanlarının olmadığı anlamına gelmiyor.
Ordusu güçlü, konumu eşsiz, diplomasisi olağanüstü ve sanayi kabiliyetleri sağlam. Ancak güçlü yanlar bir ortak yapmaz, güven yapar. Ve Ankara'nın Kıbrıs'tan Suriye'ye, Akdeniz'den göçmen yollarına ve ötesine kadar on yıllardır aşındırdığı şey de tam olarak güvendir.
AB'nin savunma alanındaki eksiklikleri, yetersiz finanse edilen orduları, bölünmüş öncelikleri, Amerikan cömertliğine olan bağımlılığı elbette gerçek ve acil. Ancak çözüm Boğaz'ın ötesinde değil, kendi içinde yatmaktadır. Avrupa kendini yeniden silahlandırmak, birleşik bir güvenlik vizyonu oluşturmak ve belkemiğini şüpheli müttefiklere teslim etmekten vazgeçmek için irade göstermelidir.
Tarih bize şunu öğretiyor: imparatorluklar sağlam olmayan sütunlara yaslandıklarında yıkılırlar. AB bir imparatorluk değil ama kendini bir güç olarak görüyor. Eğer bir imparatorluk gibi davranmak istiyorsa, Türkiye'nin kapısını çalmadan önce kendi evine -Almanya'nın naftalinli tanklarına, Fransa'nın aşırı güçlenmiş kuvvetlerine, çoğu üye ülkenin ordu adını verdiği törensel birliklere- bakmalıdır.
Ankara şeytan olmayabilir ama kurtarıcı da değil. Ve AB bir kez olsun kendini kurtarmaya karar vermelidir.
Kaynak: Brussels Signal
*İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Makalede temsil edilen görüşlerin sorumluluğu yazara aittir, söz konusu yazı ve görüşler Hamaset'in editoryal politikasını yansıtmayabilir.