Yazar: Shlomo Ben-Ami
Çeviri: M. Hulusi Cengiz
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Şubat 2022'de Ukrayna'ya yönelik geniş çaplı işgalini başlattığında, Avrupa’nın güvenlik düzenini altüst ettiğinin farkındaydı. Ancak bu, hesaplanmış bir stratejiden çok taktiksel bir hamleydi ve sonrasında neler olacağını öngöremedi.
Şimdilik tüm kartlar Putin’in elinde gibi görünüyor.
Trump’ın izolasyonist yönetimi, Avrupalı müttefiklerine yönelik eleştirileri ve NATO'ya olan bağlılığı konusunda şüphe uyandırması nedeniyle transatlantik ilişkileri zayıflatıyor. Daha da kötüsü, Trump’ın Ukrayna savaşında ABD’yi Rusya’nın yanında hizaladığı izlenimi veriyor.
Ateşkes ve barış anlaşmasına varılana kadar Rusya’ya yeni yaptırımlar ve gümrük vergileri uygulamakla tehdit ederken, savaşın sorumluluğunu Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’ye yükledi. Ayrıca Ukrayna'ya askeri yardımı ve istihbarat desteğini askıya aldı. Şimdi ise görünüşe göre bu desteği yeniden başlatacak.
Ancak Avrupa'nın bu gidişatı tersine çevirmek için hâlâ bir şansı var. Soğuk Savaş sonrası dönemde yaygın olan, "uluslararası hukukun üstün olduğu, Avrupa ordularının savaşmak yerine barışı korumak için var olduğu ve ABD’nin Avrupa’nın güvenliğini her zaman sağlayacağı" inancından hızla uzaklaşıyor.
Finlandiya ve İsveç, tarihin geri döndüğünü fark eden ilk ülkeler oldu ve sırasıyla 2023 ve 2024 yıllarında NATO’ya katılarak ittifakın kuzey kanadına büyük bir destek sağladı. Şimdi ise Avrupa Birliği, 840 milyar dolarlık bir yeniden silahlanma planı açıklayarak değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor.
Tarihin yeniden şekillendiğini en derinden hisseden ülkelerden biri olan Almanya bile yeniden silahlanmaya hazırlanıyor. Yeni Şansölye Friedrich Merz ve muhtemel koalisyon ortakları, 500 milyar avroluk bir altyapı fonu oluşturmayı ve savunma harcamalarını artırmak için mali kuralları gevşetmeyi kabul etti.
Bu hamlenin önemi küçümsenmemeli.
Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana sert güç yerine yumuşak gücü tercih etti ve Avrupa entegrasyonunun lokomotifi, kurallara dayalı dünya düzeninin savunucusu oldu. Bu anlayış, 1960’lardan itibaren Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya ile yapıcı bir ilişki geliştirmeye yönelik Ostpolitik olarak bilinen dış politika yaklaşımını da içeriyordu. Eski Şansölye Angela Merkel’in, diğer AB üyeleri ve ABD’nin itirazlarına rağmen Rus enerji kaynaklarına bağımlı hale gelmesinin arkasında bu anlayış yatıyordu.
Putin’in Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgali, Ostpolitik’in temel ilkelerini çökertti. Birkaç gün içinde Merkel’in halefi Olaf Scholz, Almanya’nın savunma ve dış politikasında 'çığır açan bir değişim' (Zeitenwende) ilan etti.
Ancak Merz, Almanya’nın savaş sonrası politikalarından gerçek bir kopuşu yönetmeye hazırlanıyor. Bu değişim, ülkenin en ürkütücü ve yıkıcı tarihsel hayaletleriyle yüzleşmesini gerektirecek.
Öncelikle, Almanya’nın mali anlayışında köklü bir değişiklik yaşanıyor.
Almanya'nın mali disiplini, özellikle 2010'ların başındaki Euro Bölgesi borç krizi sırasında AB içinde önemli bir gerilim kaynağıydı. Merkel, hiperenflasyonun Adolf Hitler’in yükselişine nasıl zemin hazırladığını çok iyi biliyordu ve 2009 yılında ilk hükümetiyle birlikte "borç freni" olarak bilinen anayasal düzenlemeyi yürürlüğe sokarak bütçe açıklarına katı bir sınır getirdi. Merz’in bu kuralları değiştirme veya tamamen kaldırma yönündeki planları, Almanya’nın önceliklerinde radikal bir değişikliği temsil ediyor.
Daha geniş anlamda Merz, Almanya'nın Avrupa liderliğini üstlenmeye hazır olduğunu gösteriyor. AB’nin en büyük ekonomisi olmasına rağmen Almanya, özellikle güvenlik alanında gerçek bir liderlik rolü üstlenmekten kaçındı. Ancak Rusya’nın revizyonist politikaları ve ABD’nin izolasyoncu eğilimleri bu tutumu sürdürülemez hale getirdi. Merz, Avrupa’nın en kalabalık ülkesi ve kıtanın jeostratejik merkezinde yer alan Almanya’nın savunma konusunda daha fazla sorumluluk alması gerektiğini vurguluyor.
Avrupa’yı güvende tutma çabası Ukrayna ile başlıyor.
Trump, Avrupa'nın Rusya'ya karşı koyma çabalarını baltalarken aynı zamanda Ukrayna'nın ekonomik olarak zayıflatılacağı bir barış anlaşması müzakere etmek istiyor. Ancak, bu barış anlaşması Trump’ın Avrupa'ya bıraktığı bir yük haline gelecek ve uygulanması için kıta ülkelerine büyük sorumluluk düşecek. Avrupa, 1938 Münih Anlaşması’nın tekrarlanmasını önlemek için Ukrayna’nın savaş alanındaki ve dolayısıyla müzakere masasındaki konumunu güçlendirmek zorunda.
Neyse ki, Avrupa’nın Ukrayna’ya sağladığı toplam destek, ABD’ninkini aşmış durumda. Ancak, kaybedilen Amerikan askeri yardımlarının yerine konması çok daha zor olacak ve özellikle kısa vadede bu açığı kapatmak imkânsız görünüyor.
Bir barış anlaşmasına varıldığında, Avrupa’nın bu anlaşmanın garantörü olarak hareket etmesi gerekecek ve bu da Rus saldırganlığına karşı caydırıcı bir güç oluşturmasını zorunlu kılacak. Güvenilir bir nükleer şemsiye bu noktada hayati önem taşıyor. Bu nedenle Merz, Avrupa’daki ABD nükleer başlıklarının Fransız ve İngiliz alternatifleriyle değiştirilmesini önerdi. Hatta Almanya’nın da bir nükleer güç haline gelmesi gerektiği yönünde tartışmalar var.
NATO, 1999 yılında Kosova Savaşı’na müdahale ettiğinde, Almanya’nın o zamanki başbakanı Gerhard Schröder, bir zamanlar Hitler’in Wehrmacht’ı tarafından işgal edilen bir ülkeye savaşmak üzere kara birlikleri göndermenin "düşünülemez" olduğunu söylemişti. Ancak bugün, Merz’in de kabul ettiği gibi, düşünülemez olan artık gerekli hale geldi. Almanya ve genel olarak Avrupa, ancak ahlaki ve siyasi çekincelerini bir kenara bırakırsa, barış için küresel bir güç ve demokratik ilkelerin savunucusu rolünü sürdürebilir.
Kaynak: The Strategist
*İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Makalede temsil edilen görüşlerin sorumluluğu yazara aittir, söz konusu yazı ve görüşler Hamaset'in editoryal politikasını yansıtmayabilir.