Yazar: Gabriel Elefteriu
Çeviri: M. Hulusi Cengiz
Starmer tarafından Londra'da düzenlenen acil durum zirvesi büyük bir başarı olarak selamlandı ve bazı açılardan gerçekten de öyleydi.
Sir Keir ayrıca kayda değer bir liderlik sergiledi ve jeopolitik çalkantıların yaşandığı bu dönemde beklenmedik bir şekilde Avrupa'nın önde gelen devlet adamı olarak ortaya çıktı. Ancak tüm bunların Ukrayna'nın davasında ve Avrupa'nın güvenliğinde ileriye dönük önemli bir fark yaratıp yaratmayacağı hâlâ açık bir soru olarak kalmaya devam ediyor.
Her şeyden önce Londra'daki görüşmeler Oval Ofis'te yaşanan fiyaskoyla derinden sarsılan ve öfkelenen Avrupa toplumu için psikolojik bir yara bandı işlevi gördü. Avrupa'daki sinirleri yatıştırmak ve gerilimleri daha verimli sonuçlara yönlendirmek için hızlı bir birlik ve kararlılık gösterisi şarttı. Bunu ancak İngilizler başarabilirdi.
Birleşik Krallık diplomasi makinesinin desteğini alan Starmer ve ekibinin en büyük meziyeti, soğukkanlılıklarını korumaları oldu. Oval Ofis olaylarına Avrupa tarzı bir tepkinin, yani histerik, kesin ifadeler ve Trump yönetimine yönelik hakaretlerle dolu aşırı ahlakçı açıklamalara dayalı bir yaklaşımın, özellikle Starmer'ın Washington'a yaptığı başarılı ziyaretten sonra mümkün olan en kötü seçim olacağını anladılar. Zelensky'nin Beyaz Saray'dan kovulmasının ardından Avrupalı liderlerin attığı tweet'lerdeki erdemlilik telaşına katılmayarak Starmer, eski kıta ile ABD arasında meşhur “köprü” rolünü oynamak için kendisine biraz siyasi alan kazanmış oldu. Bu, herkesin yararınadır.
Elbette asıl sorun, zirvenin pratik sonuçlarının Ukrayna'da herhangi bir barış için anlamsız olmasıdır. Starmer tarafından açıklanan “dört maddelik plan”, Birleşik Krallık ve adı belirtilmeyen diğer ülkelerin, üzerinde anlaşmaya varıldığı takdirde “[ateşkes] anlaşmasını savunmak” üzere Ukrayna'da “botlarını sahaya sürme” yönündeki muğlak “taahhüdü” dışında yeni bir şey getirmiyor.
Bu, uluslararası alanda büyük ilgi gören ancak Rusya'nın kabul etmediği sürece elbette hiçbir önemi olmayan “istekliler koalisyonu” kavramıdır. Rusya bir şekilde “yenilmedikçe” ve bu şartlarda bir barışı kabul etmeye zorlanmadıkça bu gerçekleşmeyecektir.
Avrupa'nın bu konudaki genel yanılsama düzeyini açıklamak zor.
Moskova, kendi ulusal güvenliği için varoluşsal olarak gördüğü bu temel noktada pes etmektense nükleer saldırıları tırmandırmayı tercih edecektir. Nitekim Ukrayna'nın Batılı birlikler için, resmi NATO bayrağı altında olsun ya da olmasın, bir üs haline gelmesini engellemek, Putin'in geniş çaplı işgalini başlatmasının ana nedeniydi.

Londra Planı'ndaki diğer üç nokta zaten bildiklerimizi tekrarlamaktan ibaret.
Birincisi, Avrupalıların Ukrayna'ya yardım etmeye devam etmeye kararlı olduklarıdır ki bu bilinen bir gerçektir. İkincisi, Ukrayna'nın barış görüşmelerine taraf olması gerektiğini düşündükleridir. Bu zaten Avrupa'nın politikasıydı ve “Avrupa'nın” da görüşmelere katılmasını talep ediyorlardı. Üçüncüsü ise ateşkes sonrasında Ukrayna'nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı olma niyetinde olmalarıdır. 2023 G7 Vilnius çerçevesi kapsamında Ukrayna ile bu yönde imzalanmış birçok ikili anlaşma zaten mevcut.
Günün sonunda bu zirveden çıkan tek somut sonuç, İngiltere'nin Ukrayna'ya 5.000 hava savunma füzesi (İngiltere tarafından finanse edilen ve İngiltere'de inşa edilen) sağlama taahhüdü oldu. Bunun dışındaki her şey, mevcut krizin çözümüne yönelik önemli bir adımdan ziyade, yeni bir formatta Avrupa düzeyinde, önemli bir şekilde Türkiye ve Kanada ile de, daha fazla siyasi angajman için bir fırsattı.
Amerika'nın Avrupa savunması ve dolayısıyla herhangi bir Ukrayna barış süreci için merkezi önemde olduğu gerçeğini göz ardı etmenin hiçbir yolu yok. Bu köşenin sürekli olarak savunduğu üzere, Avrupa askerî açıdan kendi ayakları üzerinde durabilecek şekilde, hatta muhtemelen ABD'nin yardımı olmaksızın, yeniden silahlanabilir ve silahlanmalıdır. Bu çok büyük bir girişimdir ve Ukrayna barış müzakereleri sorunu şu anda karşımızda dururken bunu gerçekleştirmek yıllar alacaktır.
Birleşik Krallık hükümeti bunu anlıyor ve bu nedenle Starmer, Ukrayna'daki her türlü barış anlaşması için bir “ABD backstop”unun, yani nihai bir güvenlik garantisinin, mutlak gerekliliği konusunda net bir tavır sergiliyor ve sergilemeye devam ediyor.
Kesin Amerikan desteği olmadan yakın gelecekte savaşı sona erdirmenin mümkün olmadığını biliyor. “Avrupa” tek başına henüz yeterince güçlü değil. Aynı zamanda, Trump'ın herhangi bir “backstop”u kabul etme ihtimali, Avrupa'nın kendisine ve yönetimine karşı düşmanlık seviyeleri göz önüne alındığında giderek daha belirsiz hale geliyor.
Mevcut barış “sürecinde” ABD liderliğini kabul etmenin alternatifi, Putin'in sonunda pes edeceği ve nükleer silahlarına başvurmadan Ukrayna'nın dikte ettiği bir barışı kabul edeceği umuduyla, Ukrayna'nın sadece Avrupalılar tarafından desteklenerek belki birkaç yıl daha savaşmaya devam etmesi olabilir. Bu hem Avrupa hem de Ukrayna için büyük bir kumar olacaktır. Her ne kadar eleştirmenleri bunu kabul etmek istemese de, Trump hâlâ en iyi kartları elinde tutuyor.
Kaynak: Brussels Signal
*İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Makalede temsil edilen görüşlerin sorumluluğu yazara aittir, söz konusu yazı ve görüşler Hamaset'in editoryal politikasını yansıtmayabilir.