Yazar: Andrew A. Michta
Çeviri: M. Hulusi Cengiz
2023 yılında ABD'nin GSYH'si, AB'ninkinden önemli ölçüde daha büyüktü.
AB'nin 15 trilyon doların biraz üzerinde olan GSYH'sine kıyasla, ABD'nin GSYH'si 26,9 trilyon dolardı. AB ile ABD arasındaki fark yüzde 80'e ulaştı ve artmaya devam ediyor.
Bu farklılık, AB ve ABD vatandaşlarının refah düzeylerine de yansımakta ve aradaki fark giderek büyümektedir. Örneğin, 1990 yılında ABD'de kişi başına düşen GSYH, Avro bölgesindekinden sadece yüzde 16 daha yüksekti. Ancak 2023 yılına gelindiğinde bu fark iki katına çıkarak yüzde 30'un üzerine çıktı.
Avrupa'nın ekonomik beklentileri açısından kötü haber, bir zamanlar güçlü olan ekonomisinin COVID salgınından bu yana zorlanmasıdır. Almanya, bazı analistlerin ekonomik modelini sorguladığı ve “Avrupa'nın hasta adamı” ya da “krizdeki ülke” olarak nitelendirdiği bir konuma geldi. Son veriler, özellikle ülkenin doğu eyaletlerinde, Alman toplumunda halsizlik ve hayal kırıklığı duygusunu pekiştiren bir durgunluğa işaret ediyor.
Fransa da ekonomik olarak zor günler geçiriyor.
Geçen yıl yüzde 5,5 olan bütçe açığı, ülkenin ekonomik çıktısının yüzde 6,1'ine yükseldi. Aslında Fransa'nın mali durumu şu anda İtalya, Yunanistan ve İspanya'dan daha kötü durumda. Ülkenin borcu 3,2 trilyon Euro'yu, yani GSYH'nin yüzde 112'sini aşmış durumda.
Birleşik Krallık ise Avro Bölgesi dışındaki en büyük ekonomi olmasına rağmen, düşük verimlilik oranları ve azalan üretimi nedeniyle yıllardır durgunluk içinde bulunuyor. İtalya'nın 2024 yılı için ekonomik büyümesi GSYH'nin yüzde 0,5'i civarında seyrediyor. 2025 yılı için tahminler ise yüzde 0,5 ila 0,8 arasında değişiyor.
Polonya, Avrupa'nın büyük ekonomileri arasında parlak bir noktayı temsil ediyor.
2024 yılında ekonomisi yüzde 2,9 büyüdü ve Avrupa Komisyonu, 2025 yılında bu oranın yüzde 3,6'ya yükseleceğini tahmin ediyor. Ancak diğer Orta ve Doğu Avrupa ekonomileri, 2024 yılı için yapılan ilk tahminlerin oldukça altında kaldı.
Avrupa'nın ekonomik krizi, tüm gelişmiş ekonomilerin karşılaştığı tipik konjonktürel engellerden daha derin bir boyuta sahip. Basitçe ifade etmek gerekirse, Avrupa Komisyonu'nun iklim değişikliğiyle mücadele adına dayattığı “yeşil emisyon” hedefleri, Avrupa'nın sanayisini felce uğratmış ve kıtanın küresel pazarda rekabet etme kabiliyetini zayıflatmıştır.
AB ve ABD ekonomilerinin göreceli rekabet gücü açısından en büyük fark, enerji fiyatlarında görülmektedir. Avrupa'daki maliyetler, ABD'dekinden iki ila üç kat daha yüksektir ve vergiler fiyatın yüzde 23'ünü oluşturmaktadır.
Sanayi Devrimi'nin doğduğu Batı Avrupa'da, Birleşik Krallık şu anda gelişmiş dünyadaki en yüksek elektrik fiyatlarına sahip ülkelerden biri haline gelmiştir. Ülkede elektrik fiyatları, ABD'dekinin dört katına ulaşmıştır. Avrupa'nın enerji sektöründeki mevcut kötü durum, aşırı hırslı emisyon azaltma hedefleri ve katı iklim politikaları nedeniyle onlarca yıl süren yanlış enerji stratejilerinin bir sonucudur.
Avrupa ekonomilerindeki mevcut durgunluk ve giderek derinleşen ekonomik kriz, AB'nin 2050 yılına kadar iklim-nötr, yani net sıfır sera gazı emisyonuna sahip bir ekonomi olmasını hedefleyen stratejisiyle doğrudan ilişkilidir. Bu hedef, Avrupa Yeşil Anlaşması'nın merkezinde yer almakta olup, Avrupa İklim Yasası'nda yasal olarak bağlayıcı bir hüküm haline getirilmiştir.
İklim yasası ayrıca, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarının 1990 seviyelerine kıyasla net yüzde 55 azaltılması gibi bir ara hedef de koymaktadır. Ancak, Avrupa Komisyonu'nun yayımladığı son verilere göre, Avrupa Birliği küresel sera gazı emisyonlarının yalnızca yüzde 6’sını oluşturmaktadır. Çin, ABD ve Hindistan gibi ülkeler bu konuda Avrupa'nın çok önündedir.
Basitçe ifade etmek gerekirse, Avrupa tüm ekonomik faaliyetlerini durdurmuş olsa bile, küresel ısınma üzerindeki etkisi anlamlı bir değişiklik yaratmayacaktır. Avrupa'da giderek derinleşen ekonomik kriz ve buna bağlı olarak artan siyasi istikrarsızlık, ideolojinin sağduyunun önüne geçtiği bir durumu ortaya koymaktadır.
Brüksel yönetimi, Avrupa Yeşil Anlaşması'nın iklim değişikliğiyle mücadele, çevrenin korunması ve Avrupa'nın sürdürülebilir teknolojilerde küresel bir lider olarak konumlandırılması açısından kritik bir strateji olduğunu savunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, Avrupa'nın ekonomik gerçekleriyle örtüşmemektedir.
Brüksel’in iklim politikalarını savunan yetkilileri, 2050 yılına kadar iklim nötrlüğünün ekonomik büyümeyi artırırken yeşil sektörlerde yeni istihdam yaratabileceğini iddia etmektedir. Ayrıca bu stratejinin, “kimseyi geride bırakmayan adil bir geçiş” sağlayacağı ve Avrupa’nın küresel rekabet gücünü koruyacağı ileri sürülmektedir.
Bu tür iddialar ne kadar asil görünse de AB'nin karşı karşıya olduğu ekonomik gerçekliği değiştirmez.
Avrupa’nın ekonomi politikalarının, kıtanın sanayi ve sosyal yapısına zarar verecek şekilde şekillendiği açıkça görülmektedir. Ekonomik büyüme olmadan Avrupa'daki cömert sosyal transfer ödemeleri ve tüketim modeli sürdürülemez hale gelecektir. Bu noktada, öngörülmesi güç siyasi sonuçlar doğabilir.
Bugün Avrupa Birliği, Avrupa Yeşil Anlaşması'nın uygulanabilirliğini yeniden değerlendirmez ve rotasını düzeltmezse, daha büyük ekonomik ve siyasi çıkmazlara sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Örneğin Almanya’nın, 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı ikinci kez işgal etmesinin ardından Rus gazından vazgeçme çabaları sırasında son nükleer reaktörlerini kapatması, AB'nin iklim politikalarındaki katılığını gözler önüne sermektedir.
Avrupa'nın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, iklim değişikliğiyle mücadelede etkili bir strateji oluşturmak için bugüne kadar benimsediği “alternatifsiz” yaklaşımın aslında sürdürülemez olduğunu kabul etmektir. Bazı AB politikacılarının, mevcut stratejinin katılığını ve uzun vadeli etkilerini sorgulamaya başladığına dair işaretler mevcuttur.
Asıl soru, Avrupa ekonomilerine ve siyasetine derin ve muhtemelen geri dönülemez zararlar vermeden, daha orta yollu ve ideolojik yönlendirmelerden uzak bir yaklaşımın zamanında geliştirilip geliştirilemeyeceğidir. Zaman daralıyor.
Kaynak: 19FortyFive
*İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Makalede temsil edilen görüşlerin sorumluluğu yazara aittir, söz konusu yazı ve görüşler Hamaset'in editoryal politikasını yansıtmayabilir.