BU ÜLKENİN İKİ EVLADI KEMAL TAHİR VE CEMİL MERİÇ

System.Web.UI.WebControls.Label / BU ÜLKENİN İKİ EVLADI KEMAL TAHİR VE CEMİL MERİÇ / BU ÜLKENİN İKİ EVLADI KEMAL TAHİR VE CEMİL MERİÇ / hamaset.com.tr

22 Mayıs 2024 Çarşamba

143 Görüntüleme

KÜLTÜR
Yasin Demir | Türkiye

Kemal Tahir ve Cemil Meriç, İmparatorluğun yıkılmak üzere olduğu bir dönemde dünyaya gelmişlerdir. Meriç’in deyimiyle, “mukaddeslerin can çekiştiği, gediklerden sızan her fikrin süngü ile tepelendiği” bir yasaklar ve aşırılıklar çağında.

BU ÜLKENİN İKİ EVLADI KEMAL TAHİR VE CEMİL MERİÇ / hamaset.com.tr

Tanzimat’la başlayan Türk modernleşmesi ya da Batılılaşma hareketi seçkin kişilerin fikirleriyle somutlaşıp ete kemiğe bürünmüştür. Bu süreçte modernleşme hamleleri bürokrat seçkinleri öne çıkarmış ve modernleşme topluma rağmen hayata zorla geçirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı’da askeri yenilgilerle birlikte başlayan Batılılaşma hareketi buna çözüm bulmak amacıyla bir yöntem olarak gelişmiştir. 1923’de Cumhuriyet’in ilanı neticesiyle toplumun topyekûn değiştirilmesini amaçlayan bir programa dönüşmüştür.1

 

Program olarak Batılılaşma, Kemalist seçkin zümrenin söylemlerinde dinin kamusal alandan dışlandığı ve geleneksel olanın hastalıklı olarak kabul edildiği bir kültür devrimine evrilmiştir.2 Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, laiklik adına bir dizi reform yapılarak 1924’de hilafet kaldırılmış, 1928’de harf inkılabı gerçekleştirilmiş, yine 1928 yılında “Devletin dini İslam’dır” maddesi anayasadan kaldırılmıştır.

Milletvekillerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının yeminlerini Allah yerine namus üzerine yapmalarına dair hüküm getirilmiştir. 1932 yılında Türk Tarih Kongresi toplantısında Reşit Galip ve Darülfünun hocalarından Zeki Velidi Togan arasında Türk tarihi üzerine bir tartışma yaşanmış ve bu tartışma sonrasında Reşit Galip’in maarif vekilliğine getirilmesiyle birlikte 1933 yılında Darülfünun reformu gerçekleştirilerek 150’ye yakın Darülfünun hocasından 92’si zorunlu olarak emekliye sevk edilmiştir.

 

Yapılan devrimlerle birlikte kültürel alanın inşasında din ve gelenek görmezlikten gelindiği için ağırlıkla ontolojik zeminde hissedilen yabancılaşma sorunu ortaya çıkmıştır.3 Tanzimat’la başlayan “her şeyi Batı’yla mukayese etme” hastalığı, Batı’nın üstünlüğünü yakalama gayreti içerisinde olan aydının kendine/geleneğe ait olanı reddetme tutumunun etkisiyle onu halktan soğuttuğu için, mensubu olduğu toplumun gerçekliğini okuyamamasına neden olmuştur. Yabancılaşma sorununu en çok, Batılılaşma programını benimseyen “Merkez” ile bu söylemlere geleneksel ve dinsel olana tutunarak tepki gösteren “Çevre” arasında sıkışmış “Araf’takiler” hissetmiştir.

 

Kemal Tahir ve Cemil Meriç, İmparatorluğun yıkılmak üzere olduğu bir dönemde dünyaya gelmişlerdir. Meriç’in deyimiyle, “mukaddeslerin can çekiştiği, gediklerden sızan her fikrin süngü ile tepelendiği” bir yasaklar ve aşırılıklar çağında. Her ikisi de gençlik yıllarında Nazım Hikmet ile tanışır, sosyalist fikirlere ilgi duyarlar. Resmî ideoloji “fikri hür, vicdanı hür” gençleri affetmez. Yargılanırlar. Fakat Kemal Tahir Komünistlikten on altı yıl ceza aldığında Marksizm’i doğru dürüst bilmediğini itiraf edecektir. Cemil Meriç de mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman tek bir işçinin elini sıkmış değildir. Namuslu olmak, “korktuğu için sustu” dedirtmemek istiyordur, o kadar.

 

Kişisel hikâyeleri birbirine benzeyen “Araf’taki” bu iki isim, Batılılaşma, Türk aydının yabancılaşması, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine de birbirlerine yakın fikirler öne sürerler.4 Eserlerinde Doğu-Batı çatışmasını merkeze alan Kemal Tahir Batılılaşma, Marksizm, ATÜT gibi kavramlara eleştirel yaklaşmış ve Türkiye tarihinin daha özgün ve daha yerli kavramlarla incelenmesini savunmuştur. Bu yönüyle hem sağın hem de yaşadığı dönemde ideolojik solun dikkatini çekmiştir. Kemal Tahir’in düşünce yapısına özgünlük katan bu durum onun kişisel deneyimiyle ilgilidir.

Hapishane yıllarından önce Kemalizm’e ilgi duyduğu bilinirken, hapishane döneminde Kemalizm’e güveni zedelenmiş, yoğun sosyoloji ve tarih okumalarına dalmış ve 1960 sonrası süreçte hem Kemalistlerin hem de Marksistlerin eleştirdiği Osmanlı mirasına yönelmiş, oraya yaslanmıştır. Ona göre nasıl bir insanı tanımak için onun geçmişi hakkında bilgi sahibi olmak gerekirse, Türkiye’nin ruhunu anlayabilmek için de onun geçmişine dair detaylı araştırma yapmak gerekir. Bu düşüncesini “Yorgun Savaşçı” romanında şu şekilde dillendirir: “Siz benim geçmişi aradığımı sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz, ben sizin geleceğinizi aramaktayım, yer altında.”

 

Kemal Tahir, hiç de sağlıklı bulmadığı Batılılaşma çabamızın, pislik çukurunda debelenmekten başka bir şey olmadığını, Batılı sömürücü güçlerin kendi çıkarlarına göre bizi Batılılaşmaya zorlayarak sömürmek istediklerini söylemektedir. Cemil Meriç’e göre de bu ülke, Üçüncü Selim’in tahta çıktığı 1789’dan beri su alan bir gemidir. Ağır sanayisi olmayan, Burjuvaziden yoksun Türkiye’ye yapılan “Batılılaşınız” teklifi tek bir anlam taşımaktadır: “Kapitalizme yani Batı’ya teslim olunuz!”

 

Fakat Cemil Meriç’e göre Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanmaktadır: “Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.” Kemal Tahir de Osmanlı/Türk toplumunun Batı toplumlarına nazaran daha başka ve daha insancıl olduğuna inanmaktadır: “…dış görüntülerindeki ağır despotluğa rağmen, insanın insanı köleleştirmesinden önceki, insana yaraşır, yaşama tarzına daha yakındırlar ve Batı toplumları gibi, insanlığın onuruyla göbek bağlarını kesinlikle koparmamışlardır.”

 

Kemal Tahir, “Yol Ayrımı” romanında Doktor Münir’in dilinden Batılılaşmacı Türk aydınını yermektedir: “Biz aydınlara çok su katılmıştır, hem de cıs cıvık yabancı suyu… Su katılmamış yerli olmayınca hiçbir şey olunmaz… Batılaşmaya yöneldiğimizden bu yana, biz aydınlar halktan ayrılmışız.” Ve kendi toplumundan kendi tarihinden, kendi inancından kopmuş aydınlara inat, daha namuslu ve daha yerli bir halkın geleceğine olan inancını pekiştirir: “Halk gelecek… Her çeşit aydınlarımızın yanına lütfen inmek istedikleri uydurma halk değil… Bizim gerçek halkımız… Bizden başka bir insan türü olmayı sürdüren halkımız… Hiç su katılmamış yerli. İşte bu halkın içinden, bizim sefil etkimizi yere çalacak yeni bir yerli insan türü çıkacaktır. Ben umutluyum, er geç çıkacaktır.”

 

Cemil Meriç de Ahmet Mithat’tan ödünç aldığı “müstağrip” sıfatını yakıştırıyor Türk aydınına: “Aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle… Türk aydını, Kitabı Mukaddes’in Serseri Yahudi’si. Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi… (Genç Osmanlılar) faziletleri ve günahlarıyla Osmanlıydılar. Daha sonraki nesiller gibi yabancılaşmamışlardı… Tarihinden koparılır aydın, toprağından, hatıralarından, hikmet-i vücudundan koparılır… Türkçe konuşan birer Fransız’dık… Türk düşünce tarihi, ülkesiyle göbek bağını koparan bir entelijansiyanın dramı: vatanında gariptir… Türk aydını Tanzimat’tan beri sığınacak ada arayan bir garip sürgün… Ne Avrupalı ne Asyalı. Ne Fransız ne Türk. Kopmuş ve bağlanamamış… İnsanından kopan entelijansiyanın kaderi suya nakışlar çizmek… Aydınlarımız, Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket...”

Kemal Tahir’e göre kendi kimliğinden kopmuş aydınlar Batı’yı da tam öğrenememiştir: “Hiçbir şey bilmediğimiz meydana çıktı. Yeni bir şey getiremezdik biz… Yazı yazanlarımız ortada. Hiç fikirleri yok adamların. Zor, bizim fikrimizin olması… Gerçekleri araştıramıyoruz, fikrimiz nereden olacak?” Cemil Meriç de şikayetçidir bu cehaletten: “Avrupa’yı tanımıyorduk… Batı’yı batı yapan düşünce fatihlerinin yalnız ismini biliyorduk. Ne Locke çevrilmişti dilimize ne Hobbes ne Darwin. Hegel, ışığı bize kadar gelmeyen bir yıldızdı. Markx, mavi sakalın kırkıncı odası…”

Batılılaşma, Türk aydını ve Osmanlı üzerine birçok konuda birbirlerine hak veren bu iki aydın roman söz konusu olduğunda ayrılmaktadırlar. “Bu Ülke” adlı kitabında roman üzerine bir tartışma başlığı açan Cemil Meriç, “Divan Edebiyatında neden roman yok?” sorunu soruyor ve “niçin olsun?” diyor: “Roman başlangıçtan itibaren bir ifşadır. Osmanlının ne yaraları vardır ne de yaralarını teşhir etme hastalığı… İçtimai bir sıhhatsizlik hiç değilse bir tedirginlik alameti. Sınıf kavgaları ve sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda pürüzleri yok etmiş bir toplumda hayali çözüm yolları armaya ihtiyaç var mı?” Böyle bir toplumda romanın ne işi var sorusunu soruyor Cemil Meriç.

Romanın Batı’nın sınıflı toplum yapısının ürünü olduğu için Türkiye coğrafyasında olamayacağını iddia eden Cemil Meriç’e karşın bunun mümkün olabileceğini ispatlama azmi ve çabası içindedir Kemal Tahir: “Bir kere batıda roman nereden kaynaklanmış? Masaldan, halk hikayelerinden mi? Tamam benim de masalım var, halk hikayelerim var. Öyleyse romanı oturtacağım temel de var” diyor. Eleştirmen Berna Moran’a göre “Devlet Ana” halk edebiyatından aşk hikayelerine ve Dede Korkut’tan yiğitlik destanlarına kadar çok sayıda geleneksel öğeye yer veren bir romans olarak örneklendirilebilir.

Cemil Meriç’e göre Balzac nasıl ki kendi içinde bulunduğu toplumun gerçeklerini dile getirmişse, Türkiye’de romancının da aynısını yapması gerekmektedir. Romancı Türk toplumuna odaklanmalı ve onun meselelerine eğilmelidir. Meriç’e göre ilk önemli romancımız Ahmet Mithat’tır. Bunun yanında Namık Kemal ise yüzünü batıya dönmüş ve kendini inkâr ettiği için müstağriptir. Ve Pınar Kür, Adalet Ağaoğlu gerçekçi romancılardır. Yaşar Kemal’in biraz fazla okuyup az yazması gerekmektedir.

Fakat kendisi gibi düşüncelerinin ana temasını yabancılaşma sorununun oluşturduğu Kemal Tahir’in kitaplarını “Türk romanının yüz akı” olarak niteler: “Her kitabı bir bombaydı Kemal Tahir'in; hıyanet kalesinde kapanmaz gedikler açan bir bomba. Her sözü bir tokattı; hamakatın çehresinde şaklayan bir tokat… Kemal’in romanları, hiçbir kilisenin sözcülüğünü yapmaz, herhangi bir tarikatın değil, hakikatin emrindedirler. Zaten Kemal’i de siyasi bir doktrine hapsetmek yanlış. Sağ ve sol tasnifi, o büyük ve coşkun yaratıcı için değil ‘ulema-ı rüsumumuzun’ mumyalaşmış kafaları için geçerli.”

Bu ülkenin iki evladı, Cemil Meriç ve Kemal Tahir hakkındaki en güzel tanımlamayı Cemil Meriç’in kızı Ümit Meriç hanımefendi yapıyor “Babam Cemil Meriç” adlı kitabında: “Evet, düşünenlerin kaçta kaçı karşılaşır ve açılır birbirine? Cemil Meriç’in bu açıdan büyük bir şansı vardır: Romancı Kemal Tahir… Cemil Meriç ile Kemal Tahir dostluğu pekişir ve iki insan arasında bitmez tükenmez sohbetler başlar. Kemalizm, İttihat-Terakkiciler, Abdülhamit ve daha neler neler. Bu iki insan hakikatin granitten heykelini ortaya çıkarmak için, ellerinde iki heykeltıraş eğesi müşterek bir makale yazar gibi konuşurlar ve saatlerce sonra ortaya hakikaten bir şaheser çıkarırlardı. Cemil Meriç’in kafasına en denk düşen arkadaşının Kemal Tahir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”

Kaynak:

1-Kurtdaş, M. Ç. (2019). OSMANLI MODERNLEŞME SÜRECİNDE AYDINLAR VE BÜROKRASİNİN ROLÜ. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 29(1), 399-411. https://doi.org/10.18069/firatsbed.538751

2- Şahbaz, F. (2019). KEMALİZM VE SEKÜLER FUNDAMENTALİZM. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 4(1), 1-17.

3- Şallı, A. (2017). MODERNLİK, GELENEK VE DİN İLİŞKİSİ: BİR MODERNLEŞME KURAMI ELEŞTİRİSİ. Kırıkkale İslami İlimler Fakültesi Dergisi, 2(4), 55-82.

4-  Zavalsız, Y. S., & Gülünay, A. (2022). Cemil Meriç ve Kemal Tahir’in Eserlerinde Toplumsal Değişme. Journal of Humanities and Tourism Research, 12(2), 364-378.

*Makalede temsil edilen görüşlerin sorumluluğu yazara aittir, söz konusu yazı ve görüşler Hamaset'in editoryal politikasını yansıtmayabilir.



Yazara Ait Diğer Yazılar

DİĞER YAZILAR


Haritalar ile belirlenen sınırların ötesinde

2022 © Tüm hakları saklıdır.